Vakti zamanında şairlerbirliği’nden Eylül Bahar ile söyleşmiştik. Epey zaman olmuş. Acemice yaptığımız o şiir ve şairlik söyleşisini sizlerle paylaşıyorum. Geçmişten örneklerimle yüzleşmek iyi geliyor çoğu kez…
Eylül Bahar’ın Yunus Emre Coşan ile yapmış olduğu söyleşi:
1-Sayın Yunusemre Coşan sitemiz okuyucularına kendinizi tanıtır mısınız?
12 Eylül 1986 tarihinde Bursa’nın Keles ilçesinde doğmuşum. Keles küçük bir ilçe. Sağlık ocağında doğmuşum. Şimdilerde tabelası değişti hastane oldu ayrı bir mesele tabi. Üniversiteye başlamama kadar Keles’te okudum. Lise sonda dersane sayesinde Bursa’ya çok gidip geldim ve caddelerini bir hayli aşındırdım. Doğduğum tarihi bir taraftan çok severken bir taraftan da sevmiyorum. Tuzlu ve tatlı bir şeyleri arka arkaya yemek gibi değişik bir haz bu. Yine de kimseye nasip olmaz eylülün 12’si. Mudanya’ya sempatim var doğduğum tarihle kurtuluş tarihinin çakışmasından herhalde. Denizi ilk defa ilkokul gezisinde Mudanya’da tanıdım. İlk defa orada elledim denizden kıyıya süzülen kabukları. Meydanındaki yunus balığı heykelleriyle daha da sevdirmişti Mudanya kendini bana. Uzun zaman gidemedim ve denizi özlemiştim. Ben “deniz olan bir yerde okumalıyım üniversiteyi” dedim. Bu düşünceyle de 9 Eylül üniversitesi Coğrafya Öğretmenliği bölümüne girdim. Pişman mıyım değilim. Yine olsa yine aynı şehrin aynı bölümünü seçerim. Hedeflerinizden pişmanlık duyarsanız mutlu olamazsınız. Belki edebiyat okumalıydın diyen çok. Ama edebiyat okuduğumu onlara pek belli etmiyorum.
2-Edebiyat hayatınızda kendinize örnek aldığınız kişiler var mı?
Elbette var. Ama bunun için öncelikle kültürümüzden beslenmemizin gerektiğini düşünüyorum. Şunu örnek aldım bunu örnek aldım diye yazmaya koyulma olmaz. Mesela Yunus Emre’yi Karacaoğlan’ı, Mevlana’yı, Pir Sultan Abdal’ı iyice anlamaya çalışmak gerekir. Ben anladım mı hayır ama anlamaya çalışıyorum. İsmim dolayısıyla Yunus Emre’ye borcum olduğunu düşünüyorum. İsim taşımak kulağa isim üflemekle bitmiyor. Büyük isimler vardır, o isimleri taşıyanlar daha da sorumludur insanlığa.
Beslenme bahsinden sonra edebiyata şekil ve ruh veren büyük üstatlardan örnek almamız gerekecek. Siyasi ideolojileri bir tarafa bırakıp Yunus Emre’nin insana verdiği değerle yola çıkmalı ve edebi kaygılarımızı bu muhteva üzerine yerleştirmeliyiz.
Örnek aldığım kişilerin farklı yönleri var. Nazım’ın şiirdeki inatçılığı; Mayakovski’nin bitmek bilmeyen işçi şairliği; Edip Cansever’in kadınlara ve anneye olan sevgisi; Ahmet Arif’in yaşamışlığını, hapisliğini şiir yaparken sevgisini söylemesi; Attila İlhan’ın felsefe kokan şiirleri, Ahmet Telli’nin doğaya olan aşkı; Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın toplumcu duruşları; “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış; Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…” diyen Necip Fazıl’ın ilahi arayışı. Bunlar benim örnek aldıklarımdan birkaçı.
3-Bize şiir kitabınızdan bahseder misiniz?
Şiir kitabım öyle aşk sevda üzerine gençken yazılmış şiirlerden oluşmuyor. Bir keresinde bir arkadaşım “biz hiç mi aşık olmadık, biz şiir yazamayız mı? ” dedi. Şiiri aşkla yazılacak sanıyorlar. Şiirin duyguları alıp alt alta mısraları düzenleme işi olmadığını ancak uğraşırsanız öğrenebiliyorsunuz.
Kitabımda bunu yansıtmaya çalıştım ki şiirin iyiliğe ve güzelliğe hizmet edeceğini düşünüyorum. Sahte Hüzünlerin Kimliği ismini verdim. Hüzünleri insan kendi kurar kendisi bilir sonunun hüzne gideceğini. Ve sonra sızlanırız değişen ruh halimizle. Bu sahteliği görmemiz lazım. Hüzünlerimizi baştan engelleyebilmemiz lazım. Bu değişen kültür hüznü olabilir ya da bir aşkın kötü biten sonu olabilir. Bunu baştan göremezsek sonraki üzülmelerimizin bir faydası olmayacak. Bu da sahte hüzünler olarak karşımıza çıkacak. Yapmacık yanlarımıza ve karşı koyamadığımız yanlışlara yazıldı şiirler. İyi insan olma düşüncesiyle oluştu kitabım ve bu düşünceyle yola çıktım. Yolun sonuna ulaşabilmiş değilim ve ben yeni başladım diyorum her seferinde.
4-Kitabınıza ulaşmak isteyen okurlar sizinle nasıl irtibat kurabilirler?
(bu bölüm ilk kitap ile ilgili cevap içerdiği için yayınlanmamıştır)
5-Bilgi teknolojisinin artması ile birlikte internet kullanımı hızla yayılmış ve bilgiye daha rahat yollardan ulaşıldığı anlaşılmıştır. Bu durum kitap okuma alışkanlığı ile ters orantıda gelişmiş olup okunma oranlarını azaltmıştır. Siz ne düşünüyorsunuz? El emeği göz nuru ile hazırlanmış olan kitaplar bu kadar çabuk rafa kaldırılabilir mi?
Kitap okuma oranı görünürde azalmış olabilir. Ama okuma oranını arttırdığını düşünüyorum. İnternette ister istemez bir şeyler okuyorsunuz. Okumanın her türlüsü insan için gereklidir. Ayrım olmaması gerekir. Bir spor sayfası ya da bir tabela okumak dikkati ve anlamayı arttırır. Ayrıntıları görmemizi sağlar. Kitaplar rafa kaldırılmamalı. İnternet dediğimiz olay okumaya ne kadar katkı sağladıysa bir o kadar da bilgiyi kısıtladı bana göre. Çünkü kitaplarda yazan her şey aktarılamıyor. Ve bu hazzı yaşatamıyor insanlara. Bir nevi bir şeyler eksik kalıyor. Ödev sitelerine bakıyorsunuz aynı yazılar aynı cümleler. Araştırmanın adı internet oldu. Üniversite 2. sınıfta ödev araştırması için Çevre mühendisliği hocasına gittik. Biyogaz araştırıyorduk. Kendisi profesör olan hocamızdan kaynak istedik. O oturduğu yerden kalkmadan sadece 90 derece sola döndü ve internet en büyük kaynağınız olmalı gençler dedi. Türkiye’nin saygın üniversitelerinden birindeki hocanın böyle davranışı beni geleceğimiz adına oldukça endişelendirdi. Kitaplardan vazgeçmek bu kadar kolay olmamalı. Şiir adına da bu böyle internet aleminde belirli şairlerin belirli şiirleri dolaşmakta sevgililere gönderilmekte e-postalar atılmakta klipler düzenlenmekte. Oysa şiirin daha kapsamlı ve farklı bir misyonu var. Kitaplardan okumak ve şairleri yaşadıklarını öğrenmek gerekir.
6-Yapılan ÖSS ve OKS Sınav sonuçlarına bakarsak gençlerimizin amaçsızca yaşamak ve kendilerine hedef edinememezlik gibi sorunlarla karşılaştığını görüyoruz. Sizce bu konuda neler yapılabilir? Ebeveynlere ve toplumu yönetenlere düşen görevler nelerdir?
Ben bu konunun okul öncesi eğitimine dayandığını düşünüyorum. Anne, baba ya da bir aile büyüğünün çocuklara güvensizlik ve bir şeyler başaramayacağına programlanması olarak görüyorum. “Sen otur yerine”, “aklın ermez”, “sen ne anlarsın” gibi laflar içerideki istek ve arzuyu kırınca “ben bir işe yaramayacağım” düşüncesi oluşmaya başlıyor, bu da sonraki yıllarda başı boş gezen amaçsız gençliğin oluşmasına neden oluyor. Ebeveynler çocuklara çok küçük yaşlarda sorumluluk bilincini aşılamalılar her an yanındayız sana bir şey olmaz düşüncesini çocuk atmalı kafasında. Günün birinde benden başkası yanımda olmayabilir diyebilmeli. Ne yazık ki bunu bazı çocuklar aile kavgalarıyla öğrenmekte bazıları ise iyi bir okul öncesi eğitimi ile öğrenmekte. Bunun adına toplumu yönetenlere düşen görev; ilkokul çağına kadar olan dönemi çocukların huzurlu ve bilinçli bir şekilde tamamlayabilmelerini sağlamaktır. Sosyal sorumluluk bunu gerektirir. Öss ve Oks dönemine kadar gelen bir çocukta hala amaçsızlık varsa bunu daha önceki yıllardaki yaşamında aramalıyız. Belirli bir yaştan sonra maalesef ne amaç aşılanabiliyor ne de yaşam kaygısı.
7- Okurlara son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
İyi ve amacı olan insanları takip etsinler ve destek versinler. Çünkü şiir nefsini tatmin etmekten öte zorlu ve faydalı bir sürecin işçiliğidir.
Teşekkürlerimle ve sağlıcakla…
Benzer yazılar:
- 02-08 MAYIS 2011 ULUSLARARASI YUNUS EMRE KÜLTÜR VE SANAT HAFTASI Her yıl olduğu gibi bu yıl da sevgi felsefesinin mimarı,...
- Yunus Emre anısına “Sevgi” konulu öykü yarışması sonuçlandı “Soğuk Rüya” Adlı Hikâyesiyle-İmdat AVŞAR Türkiye Birinciliği Kazandı Müfettişler Derneği...
- Merhum Rektör’ün İlk Söyleşisi Uludağ Üniversitesi Rektörü Mete Cengiz’le söyleşi… GüneyBursa Dergisi Şubat 2011...
Son Yorumlar